politam

İçeriğe git

Ana Menü

6. Konu

3.YARI YIL > Çocuk Suçluluğu

ÇOCUK SUÇLULUĞU
ÜNİTE-6
ÇOCUĞU SUÇA YÖNELTEN PSiKOLOJiK ETKENLER
Hukuk sistemimize genel olarak bakıldığında, konuyla ilgili 5395 sayılı Çocukları Koruma Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu gibi düzenlemelerde, daha erken yaşta ergin olsa bile, 18 yaşını doldurmamış kişiye çocuk denilmektedir. Gelişim psikolojisi açısından bakıldığında ise 12 yaş öncesi çocukluk, 12 ile 18 yaş aralığı ergenlik dönemi olarak ele alınmaktadır.Adalet Bakanlığı İstatistikleri incelendiğinde suç türleri bağlamında çocuklar tarafından işlenen suçların istatistiki dağılımının yetişkinlerden net bir şekilde farklı olduğu görülmektedir
ÇOCUK GELİŞİMİ
Gelişim psikolojisi bağlamında çocuğun gelişimini farklı evrelere ayırarak incelemek gerekirse, 38-40 hafta devam eden doğum öncesi dönem ve doğum sonrası dönem olarak ikiye ayırabiliriz. Doğum sonrası dönemi de; yeni doğan bebek (0-4 hafta), bebeklik (4 hafta - 2yıl), ilk çocukluk (2 - 6 yıl), son çocukluk (kızlarda 6-11 yıl; erkeklerde 6-13 yıl) ve ergenlik (kızlarda 11-20 yıl; erkeklerde 13-20 yıl) olarak beş aşamada incelemek mümkündür.
Bebeklik Dönemi
Bebeğin doğumunun ilk gününden itibaren çevresini keşfetme çabasında kullandığı temel araçlar doğuştan getirdiği duyusal ve hareketsel yeteneklerdir. Bebeklik döneminde, bilişsel gelişimin aşamalarından biri olan nesnenin değişmezliği kavramını anlama bir yaşına doğru başlar ve göz önünden kaldırılan bir nesneyi etrafına bakarak arar. Gelişim psikolojisi bağlamında çocuğa duyular ve duyu organları yolu ile ulaşmak önemlidir. Çevresindeki nesnelere dokununca etkileşimde bulunur. Bebekte, toplumsal güven duygusunun ilk belirtileri beslenme, uyku, sindirim gibi işlevlerde düzen ve rahatlığın bulunuşudur. Bebek ile annenin bütünleşmesindeki temel ögeler süreklilik, tutarlılık ve aynılıktır. Özellikle bu dönemde aile içinde büyüme olanağı bulamayan çocuklarda yetersiz güven duygusu oluşabilmektedir ve elde edilen güven duygusunun niceliği daha çok ebeveyn ilişkisinin niteliğine bağlıdır. Bebeklikte anne bakımından yoksun çocuklarda hem fiziksel hem de ruhsal gelişim geriliği görülür. Toplumsal davranışların öğrenilmesinin temelinde anneye duyulan sevgi ve bağlanma vardır.
Erikson'a göre, çocuğun öğrenme süreci, büyük ölçüde ebeveyn tarafından ilgi, sevgi ve fizyolojik gereksinmelerinin karşılanmasına bağlıdır. Bu sevgi ve bağlanma gelişmemişse çocuk toplumsal davranışları da öğrenemez. Başlangıçta anneye bağımlı olan çocuk, özellikle kişilik gelişimi için koruyucu ve gözetici bir babaya muhtaçtır. Baba, otorite ve toplumsal değerlerin temsilcisidir. Baba yokluğu, otorite boşluğu veya örnek olacak kişilik eksikliği yaratabilir.
İlk Çocukluk Dönemi
İlk çocukluk döneminde, yürüme ve konuşma gibi yetenekleri kazandığı ikinci yaşla birlikte çocuk, özellikle duygusal bir tabiata sahip olduğundan, düşüncelerinde akılcı davranamaz. Bu yaştan itibaren aile dışındaki kişilerle de ilgilenmeye başlar, yaşıtlarıyla birlikte olmaktan zevk alır. 2,5 yaşlarında ise çocuk, dengesiz, olumsuz, kararsız ve isyankârdır. Büyüklerinin sözünü dinlemez; hatta söylenenin tersini yapar, hareket ve davranışları kısıtlandığında öfkelenir. Her işi yardım görmeden kendi başına yapmakta direnir. Çocuğun bütün dünya ile barış içinde olduğu kabul edilen 3. yaşa eğitim yönünden, belirli kuralların yerleştirilmesi için en uygun dönem gözüyle bakılmaktadır. 4 ila 6 yaşları arasında ise çocukta “biz” kavramı oluşarak, sosyalleşmeye doğru adım atılacaktır. Arkadaşlık etmek, onun için en önemli olaylardan biridir. Çocuğun çevresindeki her şeye ilgi ve merakla yaklaştığı dönemdir. Bu yaştaki her çocukta, sık sık ölçüyü kaçırma hareketlerine rastlanır, gerçek ile hayali çoğu zaman birbirine karıştırır. Benmerkezci duyguların tesiriyle, gördüğü her şeyin kendisine ait olduğuna inanır. İlk çocukluk devresinin düğüm noktası olarak nitelendirilen beşinci yaşta, kendine güveni arttığı için başkalarıyla ilişkilerinde daha uyumludur. Genellikle becerebileceğini sezdiği işlere girişir, tutarlı ve kararlıdır. Ne yapacağını önceden tasarlar ve davranışlarını kontrol edebilir. İçinde bulunduğu yer ve zamanla sınırlanan dünyası ona yeterlidir. Hayal gücünü kullanmaz. İlk çocukluk yıllarındaki çocuklarda başkalarına benzeme ve büyükleri taklit etme arzusu da görülmektedir. Kız çocuklar için anneler, erkek çocuklar için de babalar en güçlü ve en başarılı insanlardır
Son Çocukluk Dönemi
Son çocukluk dönemi, genellikle 6. yaştan başlayarak, kızlarda 11, erkeklerde ise 13. yaşa kadar süren bu dönemde, özellikle yedinci yaş, çocukta tabii yönelişlerin ortaya çıkmaya başladığı yaştır. Büyüme hızının istikrar bulduğu bu dönemde çocuk zaman kavramlarını öğrenmiş ve bazı oyunlarda beceri kazanmıştır. Okuma, yazma ve hesaplama gibi temel okul becerilerinin yanında, akranlarıyla yaşamaya da alışmıştır. Ev dışındaki başka yetişkinlerle iletişim kurabildiği gibi; kendi davranışlarının sorumluluğunu da yüklenebilecek bir duruma gelmiştir. 6-7 yaşlarında çocuk, ruhsal dünyası ile artık gerçek yaşama girmeye hazır gibidir ve artık toplumun sağladığı öğrenme ve çalışma alanında kendini göstermek zorundadır. Eğer öğrenme ve çalışma alanında uyum sağlayamaz ve umudunu yitirirse, yetersizlik ve aşağılık duygusuna kapılıp bunun sonucunda aile içi bağımlılığa dönebilir.
Ergenlik Dönemi
Literatürde daha çok ergenliğe giriş ve ergenlik dönemi olarak iki ana başlık altında incelenen, gelişim sürecinin en önemli evresini oluşturan ve çocukluktan erişkinliğe geçiş süreci olarak tanımlanabilecek ergenlik döneminde, ilk olarak cinsiyete özgü dış görünümün gelişimi ile büyüme ve kemik olgunlaşmasında belirgin hızlanma göze çarpar. Ne yetişkin ne de çocuk olarak kabul edildikleri bu geçiş dönemi, uyum sağlama güçlüğü nedeniyle, gençler için oldukça çalkantılı bir dönemdir. Ergenliğin ilk yıllarında birey ne çocuktur ne de gençtir. Eğer bir kimse bebeklik çağından başlayarak ergenlik yıllarına kadar getirdiği kişilik yapısında temel güven duygusu yerine suçluluk, başarı yerine yetersizlik duygusuyla yoğrulmuş bir benlik geliştirdiyse bu yapı ergenlik çağının doğal bunalımları sırasında çok fazla zorlanacaktır. Dengesiz ve düzensiz bir evre olan ergenlik dönemine giren bireylerin duygusal durumlarında hem organik, hem sosyolojik hem de psikolojik faktörlerin etkili olduğu belirli bazı değişmeler gözlenir. Hızlı gelişim ve hormon yapısındaki değişimlerin bir sonucu olarak; ergenin duygularının yoğunluğunda artış, duygularda istikrarsızlık, aşık olma, mahçubiyet, çekingenlik, aşırı hayal kurma, tedirgin ve huzursuz olma, yalnız kalma isteği, çalışmaya karşı isteksizlik ve çabuk heyecanlanma gibi belirgin farklılıklar sergilemesine neden olur. Ergenin duygusal tepkilerini etkileyen başlıca faktörler sağlık durumu, zekâ düzeyi, cinsiyet, okul başarısı ve sosyal kabul düzeyidir. Çevresinin istediği biçimde davranmak ve duygularını gizlemek için ergen içine kapanır. Ergenin kontrol altında tuttuğu duyguları, çoğunlukla sosyal grup tarafından hoş karşılanmayan korku, öfke ve kıskançlık gibi duygulardır.
Psikososyal gelişim açısından, bu dönemde gencin ailesiyle, arkadaşlarıyla ve öğretmenleriyle olan ilişkileri de önemlidir. Özdeşleşme içine girerek aile bireylerine, çevredeki kişilere, düşüncelere genişleyen alanda, gencin benimsediği düşünce, davranış, tutum ve eylemleri oluşur. Gencin bu dönemde arkadaş ilişkileri çerçevesinde, ait olduğu grup önem kazanır ve grup normlarına uymada çaba harcar. Bir gruba üye olma, bir grupla birlikte hareket etme üzerinde özellikle durmak gereklidir. Bu son derece doğal ve kendiliğinden olan eğilim olumlu bir gruba üye olarak sonuçlanırsa bireyin pozitif yönde gelişmesini destekler. Ancak bu gruba katılma eğilimi bazen toplumca onaylanmayan sokak çeteleri, uyuşturucu ve alkol kullanan gruplara üye olmakla da sonuçlanabilir.
Ergenlik dönemi içinde suçluluğa baktığımızda, 12-15 yaş arasının çocuk ve ergen suçlarında kritik bir dönem olduğu söylenebilir. Yaşa bağlı olarak suç istatistikleri incelendiğinde, yaşın artışıyla suç işleme sıklığı arasında ters orantı gözlenmektedir. Ergen ilerleyen yaşıyla birlikte, "suçtan kendiliğinden vazgeçen" bir yönelim sergilemektedir. Yaşın ilerlemesi ile başlangıçta bir eğlence ve zevk olarak algılanan suç davranışının eğlenceli hâlden çıkması, gencin daha uzun vadeli planlara yönelmesi ya da gelişim sürecinin doğal bir sonucu olarak azalmanın meydana geldiği söylenebilir.
SUÇ VE ÇOCUK SUÇLULUĞU KAVRAMI
Kültürden kültüre değişkenlik göstermekle birlikte evrensel bir sosyal sorun olan suç olgusundan en fazla etkilenen grubu çocuklar oluşturmaktadır. Çocuğun suç işlemiş olması, ona bakmakla yükümlü yetişkinlerin nelerin yanlış olduğunu öğretmemiş olmasından ya da aynı yetişkinler tarafından yanlış yapmak üzere yönlendirilmiş olmalarından kaynaklanır. Bu nedenle “suçlu çocuk” tanımlaması yerine “suça yönlendirilmiş çocuk” veya “suça sürüklenmiş çocuk” demek daha doğru olacaktır . Bir diğer deyişle, suça yönelmede, çevresel faktörlerin biyolojik faktörlerden daha önemli ve öncelikli olduğunu kabul ettiğimizde, “suçlu” çocuktan ziyade, “suça itilmiş” çocuk tanımlamasını kullanmamız gerekir.
Suça yönelmiş çocuğun, suçlu yetişkinlerden ayrı olarak değerlendirilmesi düşüncesi ülkemiz açısından oldukça yenidir. Hukuki anlamda suç sayılan bir eylemin, cezai ehliyet anlamında, kişiliğin oluşma evresi olan çocukluk dönemi ile yetişkinlik dönemdeki karşılığı doğal olarak farklı olmalıdır. Henüz kişilik oluşumunu tamamlayamamış çocuk yaşta bir bireyin olumsuz anlamda kişisel veya çevresel etmenlerden etkilenme düzeyi yetişkinlere oranla daha fazla olacaktır. İlk Çocuk Mahkemesi Amerika’nın Chicago kentinde 1899 yılında kurulmuşken, ülkemizde ise ancak 1987 yılında kurulmuştur
Psikanalitik ve Suç
Psikanalitik kuramın kurucusu Sigmund Freud (1856-1939)’a göre, bireyin kişiliği hayatının ilk beş yılında şekillenir ve bu dönemde yaşanan sorunlar yetişkin olan bireyin hayatında daha sonra yinelenir. Freud, suçluluğu id (alt benlik, kişinin biyolojik parçasını oluşturur), ego (benlik, kişinin psikolojik parçasını oluşturur) ve süper ego (üst benlik, kişinin toplumsal parçasını oluşturur) gelişiminde oluşan patolojik durumlarla açıklamaktadır. Freud, bireyi zevk için yaşayan ve doğuştan bencil olarak tanımlar ve sosyalleşme sürecinden geçmemiş bireyi potansiyel bir suçlu olarak görür. Sosyalleşme sürecinden geçmemiş böyle bir birey, haz ve arzularının da etkisiyle toplumsal hayatta gerekli olan kurallarla uyumsuzluk ve çatışma yaşar. Suçluluğu içsel çatışmalara, duygusal sorunlara, güvensizlik, yetersizlik ve aşağılık duygularına bağlayan Freud’a göre, çocukluk döneminde oluşan bir travma çocuğun kişiliğinde hasar oluşturur ve böylelikle uzun süreli psikolojik sorunlara neden olabilir. Uzun süreli psikolojik sorunların sonucunda da çocukların süper egolarının gelişimindeki başarısızlık nedeniyle id kişiliğe hâkim duruma geçerse bu durumda birey saldırgan davranışlar geliştirebilir ve suça yönelebilir.

Genel Kişilik Özellikleri ve Suç
Kişilik teorileri altındaki yaklaşımların ortak noktası, suçun bireyin kişilik özelliklerinin bir yansıması olarak ortaya çıktığı düşüncesidir. Antisosyal kişilik bozukluğu (psikopati), kişilik özellikleri ve suç arasındaki ilişkiyi inceleyen yaklaşımların başında gelir. Bu normal dışı negatif kişilik özelliği, çocukluktan başlayıp yetişkinliğe kadar devam eden dengesiz hareketler ve suçlu davranışlar olarak kendini gösterir. Antisosyal kişilik bozukluğunun belirtileri arasında da sayılan “ani ve tepkisel hareket etme” tek başına suç ve sapma davranışlarının en başta gelen belirleyicileri arasında sayılır. Bu özelliklere sahip bireylerde; arzu ve isteklerden bilişsel değerlendirme aşamasına, oradan da davranış aşamasına ulaşan “davranış mekaniği” akışında, özellikle bilişsel değerlendirme aşamasında ciddi fonksiyon bozuklukları ve problemler görülür. Dolayısıyla yeterli değerlendirmeye tabi tutulmayan arzu ve istekler doğrudan ani ve tepkisel hareketler olarak davranışa dönüşür ve bu sebeple bu kişilerin davranışlarının önceden tahmini oldukça zordur. Çocuk suçluluğu anlamında 1994’te ABD’nin Pittsburg şehrinde 12-13 yaşlarında karma bir grup üzerinde yapılan araştırmada suçlu davranış ile negatif duygusallık arasında ciddi bir ilişki bulunmuştur. Negatif duygusallık ve ani tepki verme özelliklerinin huzursuzlukların ve şiddetli kavgaların olduğu bir aile ortamında büyüyen çocuklarda daha yüksek görülme olasılığı göz ardı edilmemelidir. Zekâ ve suç arasındaki ilişki bağlamında, özellikle düşük zekâya sahip olan insanların, arzu ve isteklerini kontrol altında tutamamaları, içinde bulundukları durumu analiz edememeleri ve davranış ve hareketlerinin ahlakilik ölçüsünü değerlendiremediklerinden suça karıştıkları yönünde yaklaşımlar mevcuttur
Bilişsel Gelişim ve Suç
Gander & Gardiner (1993)’e göre, Jean Piaget’in “Ahlak Gelişimi Teorisi” ve Lawrence Kohlberg’in “Altı Ahlak Evresi Teorisi” bilişsel gelişim kuramlarının en önemlileridir. Çocuğun ahlaki kurallara uyması onun üzerinde oluşturulan sosyal baskı sonucunda ortaya çıkar. Yetişkinin çocuğa yaptığı baskı çocuğun ahlak kurallarını kabulünü ve uygulamasını sağlar. Çocuğun kendisine ahlak kurallarını öğreten yetişkine karşı saygı duyması, ahlak kurallarını kabul ve uyma davranışını güçlendirir (Şemin, 1973). Ahlakı bir kurallar sistemi olarak kabul eden Piaget’e göre, ahlak gelişimi yaşa bağlı ve zihinsel gelişime paralel olarak oluşmaktadır. Piaget’in çalışmalarını biraz daha ileriye götüren Lawrence Kohlberg’in Ahlak Evresi Kuramı’na göre ahlakın üç düzeyi vardır: Gelenek öncesi dönem (ön ahlak dönemi), geleneksel dönem, gelenek ötesi dönem (otonom özerklik dönemi). Birinci düzey olan gelenek öncesi ön ahlak dönemi dokuz yaşından küçük çocukların çoğunun bulunduğu dönemdir. Bununla birlikte, birçok ergen ve yetişkin suçlu da yaşamını bu düzeyde sürdürür. Cezadan kurtulmak, uyum göstermek için bir motivasyon aracıdır. Ergenlik döneminde başlayıp devam eden geleneksel dönem, ergenlerin ve yetişkinlerin çoğunun bulunduğu ikinci düzeydir. Bireyin kurallara uygun davranmak için çaba gösterdiği ve otoriteyi tanıyarak itaat etmeye başladığı dönemdir. Otonomi özerklik dönemi, gelenek ötesi denilen, genellikle 20 yaşından önce ulaşılamayan ve Kohlberg’e göre çok az bir azınlığın ulaştığı üçüncü düzeydir. Bu dönemde bir kişinin kurallara uygun davranması, o kişinin bu kuralları içselleştirdiğinin ve doğruluğuna inandığının göstergesi kabul edilir.
ÇOCUK SUÇLULUĞUNUN PSİKOLOJİK NEDENLERİ
Çocuk suçluluğunun nedenlerine genel olarak baktığımızda; özet olarak, zekâ geriliği veya gelişimindeki gerilik, sosyal eğitimden ve kültürden yoksun olma, ergenlik çağı, bozuk aile düzeni, organik koşullar (epilepsi ve menenjit gibi tümüyle organik nedenlere bağlı olarak davranışın kontrol edilememesi), yoksulluk, ruhsal bozukluklar (nörotik bozukluklar, psikoz, kişilik bozukluğuna bağlı, davranım bozuklukları) ve antisosyal kişilik bozukluğu gibi faktörleri sıralayabiliriz. Suçluluğa etki eden faktörlerin durumsal olarak doğrudan ya da dolaylı etki şeklinde, tek tek veya nedensellik bağı içerisinde birkaçının bir arada bulunması ile süreci etkilediği görülmektedir. Çocuğun çevresindeki aile içi veya aile dışındaki ortamlar psikolojisini olumlu veya olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Dolayısıyla bu etkinin olumsuz olması durumunda yakın veya uzun vadede çocuğun kişiliğine ve psikolojik durumuna suça yöneltebilecek düzeyde yön verebilmektedir. Zira suça karışan çocuklar üzerinde yapılan araştırmalarda, önemli bir kısmının dağınık aile, ekonomik ve eğitim düzeyi düşük aile, kötü arkadaş grubu üyesi çocuklardan oluştuğu görülmektedir. Bu noktada ailenin, çocuğun kişilik ve psikolojik gelişiminin şekillendiği en hayati kurum olduğu, kişilik ve psikolojik gelişim sürecindeki aile kaynaklı eksikliklerin de çocuğun daha sonraki süreçte suça yönelmesindeki en önemli etkiye sahip faktörlerden olduğu açıktır.
Suça sürüklenen çocuk ve gençlerde en sık görülen psikiyatrik bozukluklar, davranım bozukluğu, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, madde kullanımı, post travmatik stres bozukluğu, depresyon, anksiyete ve mental retardasyondur. Bunların içinde özellikle davranım bozukluğu ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu sorunları zamanında saptanır ve tedavi edilebilirse birçok sorunu engellemek mümkün olabilmektedir. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu toplumda oldukça sık görülen ve tedavi ile belirgin düzelmeler gösteren bir bozukluktur. Sık görüldüğü, tedavi edilmediğinde yaşam boyu sürdüğü ve tedavi ile düzelebildiği için de önemli bir sorundur. Çünkü erken dönemde tanınırsa, tedavisi kolaylaşmaktadır.

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu üç temel belirtiden oluşan bir sorundur: Dikkat eksikliği, aşırı hareketlilik (hiperaktivite), dürtüsellik (aşırı tepki vermek, sonuçlarını düşünmeden harekete geçmek, dürtülerini kontrol edememek). Bu belirtiler, davranış bozukluklarına, evde ve okulda uyum güçlüklerine, öğrenme bozukluklarına yol açabilir. Sonuç olarak da okulda ve yaşamın her alanında kişinin başarısı düşebilir. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu bulguları doğumdan başlayarak yaklaşık 12 yaşa değin olan dönem içinde ortaya çıkabilir. Son on yılda Amerika ve Avrupa’da yapılan çalışmalar dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun tedavi edilmediğinde alkol ve uyuşturucu madde bağımlılığı riskinin genel toplumdan üç kat daha fazla olduğunu göstermiştir. Buna karşılık tedavi edilen dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunda da risk, bozukluğu olmayanlarla aynıdır
Sonuç olarak; kişilik oluşumu açısından çok önemli bir dönemde ceza almak durumunda kalan çocukların suça karışmalarına sebep olan psikolojik faktörlerin belirlenmesi, sadece suç öncesi süreç açısından değil; rehabilitasyon ve sosyalleşme süreçleri bağlamında cezai yaptırım ve sonrasında yapılacaklar açısından da özel bir öneme sahiptir. Psikososyal gelişim ve çocuk suçluluğu açısından en kritik evrede bulunan ergenin suçtan ve suç gruplarından uzak tutulabilmesi için ailesi, sosyal çevresi ve okul ortamında da öğretmenleri ile ilişkilerinin büyük önemi vardır. Psikolojik yaklaşıma göre bireyler kendi çevrelerindeki kişilerle olan ilişkilerinin sonucunda oluşan psikopatoloji nedeniyle suça yönelmektedir.


İçeriğe Geri Dön | Ana Menüye Geri Dön